Bu da benden bir cover...

Barok Dönem (3. Bölüm)
İşte şu "okullu", "alaylı" kavramını kıvırıp bir taraflarımıza sokan adam bu. Müziği kendi kendine öğrenen Telemann Almanya'nın en büyük bestecisi olarak tanınır. Eserlerinin sayısını kendisi bile bilemezmiş. Yine bir rivayete göre, biriyle konuşurken karaladığı kağıda bakanlar sekiz bölümlü bir motet bestelenmiş olduğunu söylerler. Çok gezmiş, çok görmüş-geçirmiştir. Bach'la da kanka olan Telemann'ın en ünlü eseri Sofra Müziği olarak bilinen ziyafet müzikleridir. Rakam olarak elime geçen bilgiler Telemann'ın 40 opera ve 600 kadar orkestra süiti yazdığıdır. Gerisini kendi bile bilmiyor ben nasıl yazayım şimdi buraya.

Barok Dönem (2. Bölüm)
Müzikal yapıdan bahsetmiştik geçen sayıda. Şimdi biraz ayrıntıya girelim. Şu Kontrpuan denen şeyi anlatalım, gerisi kolay. Şimdi T.D.K. diyor ki; “noktaya karşı nokta”. Belki yanlış yazmışlardır diye düşünmedim değil. Müzikal anlamı “notaya karşı nota” demek çünkü. Neyse fazla bir “k”nin lafını etmeye değmez canım. Melodiye karşı melodi anlamına gelir bu. Şöyle bir şey düşünün, bir melodi var ve aynı anda çalan başka bir melodi daha var ama kurallı ve armonik bir şey. Bunun örneği aşağılarda bir yerde olacak.

Sanatçı ne yaşarsa (içsel veya dışsal) onu üretir. İnsan da neyi nasıl yaşarsa öyle tüketir. Kültürel bir şey aslında bu. Kültür derken bunun içine geçmişi, mimariyi, sokakları, dini, siyaseti, yöneticileri, izmleri, tuvaleti, banyoyu, mutfağı katmak gerek. Yani bir ülkede Sultanahmet Camii gibi bir yapıt varsa, ona benzer bir resim ve müzik türü olması kadar doğal bir şey olamaz. Bir ülkede lahmacun varsa arabesk olur, evlerde hem alaturka hem alafranga tuvalet varsa Çağdaş Türk Klasik Müziği de olur...

Yerde yatan kadın, otuz altı parça gümüş kaplama Jumbo çatal bıçak setiyle öldürülmüştü. Üstelik tüm set cesedin üzerinde bırakılmıştı. Katil biraz daha ileri gidip maktulün üzerini günlük gazeteyle örtmüştü. Kadın orta yaşlı bir duldu. Ne bir düşmanı ne de yakın akrabası olduğunu ve o gece hiçbir boğuşma sesi veya gürültü duymadıklarını, komşularının sorgulamasında öğrendim. Her şey çok saçmaydı. Binanın işitme engellilere atanmış bir lojman olması daha saçmaydı.

Vodaabe ilkel bir kabile olmasına rağmen insana değer veren bir topluluktur. Sadece ailenin üçüncü kız çocuğu yenir. Nüfusları ellibini geçmez.
Aslında Vodalar'la beraber bu rakam yüzbini bulur. Fakat Vodalar ailenin ikinci kız çocuklarını ve üçten sonraki erkek çocukların sol kulaklarını yedikleri için kabileden dışlanmışlar, ülkenin daha kuzeyine yerleşip soyadlarını değiştirmişlerdir.

Barok Dönem (1. Bölüm)
Müziksel ifadeyi güçlendirmek için kullanılan ses düzeyinin alçalıp yükselmesi Barok dönemde keşfedilen ve gelişen işaretlerle başlar. Ortaçağ ve Rönesans'ta ses şiddeti, sabah annenizin sizi uyandırmak için gelip aynı seviyede ve aralıklarda isminizi söylemesi kadar sinir bozucudur. Oysa Barok dönemde bu ifade gelişir. Tabii annelerin sabah sabah arya söylemesi daha ürkünç olabilir. Neyse "piyano" ve "forte" terimleri bu dönemde türer. Piyano düşük sesi, forte ise gürlüğü ifade eder. Merak etmeyin ilerki sayılarda Piyano isimli çalgının nasıl doğduğunu da anlatacağım. Panik yok. Bu arada Forte diye bir çalgı yoktur. Saçmalamanın da alemi yok!

Kolay değildi ustanın işi. Bu minik bakkal dükkanında tam otuz yıl devirmişti. İnatla ve azimle gecekondu bakkalına gelen “arsa karşılığı daire verelim” tekliflerini itip, sabahtan akşama kadar kabarık alacak defterinin sayfalarını bir sağa bir sola çevirmeye devam etti.

Rönesans (2. Bölüm)
Rönesans ile gelen en büyük yenilik 15. yüzyılın ortasında Almanya'da icat edilen matbaadır. Her ne kadar nota basımı için icat edilmiş olmasa da; matbaanın nimetlerinden hemen 1501 yılında başında faydalanılmış, Venedik'te Giovanni Petrucci tarafından hiç üşenilmeden beş yıl içinde elli ciltlik çalgı ve ses müziği notası basılmıştır. Londra, Paris ve Almanya'da gelişen nota basımı işi değişik yörelerde bestelenen müziklerin geniş kitlelere ulaşmasına yardımcı olmuş, bu işi yapanlarında köşeyi dönmelerini sağlamıştır.
Bu adamlar ne güzel müzik yapar (soru cümlesi değildir)
Kendi kendine sormaya başlıyorsun, benim aşık olduğum insan bu muydu diye. Yoksa, makyaj yapmayan, zarif, ince belli, hoş popolu, uzun siyah ve doğal saçlı biri miydi o. Valla hatırlamıyorum. Sonra bir de sadece bir holograma mı aşıktım acaba diye kendini sorgulama safhası var bu işin. Hani ruh güzelliği filan nerede kaldı güzelim?!
......
Tek kişilik yaşamak rahat ve güzel olur genelde. İstediğin zaman istediğini yaparsın. Gecenin bir vakti çıkar içmeye gidersin. Abuk bir saatte sinemaya veya bir kafeye gidersin, dergilerinle baş başa kahveni yudumlar, keyif yaparsın. Ama bunları biriyle paylaşmak zordur işte. Tek kişilik bir hayatın yarısını karşındakine verip, diğer yarısıyla idare edersin. Yarım yamalak bir şey.
Seni seviyorum dedi. Ben de dedim. Hiç yalan söylemem. Ben de, beni seviyordum. Sen böyle herkesin masasına oturur musun dedi. Hayır dedim sadece bana gülümseyenlerin masasına...
Evet ben sana gülümsedim çünkü çok şeker ve seksisin dedi. Seksi miyim?! dedim. Çok dedi. Artık mütevazı olamazdım, şımardım. Yakışıklı mıyım peki dedim. Çok dedi. Sevimli? Çok. Çekici? Çok. Çük? Ço.. Ne?.. Sana demedim dedim. Ne demedin dedi. Sana demedim dedim dedim. Anlamadım dedi. Neyi dedim. Boş ver dedi.

Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans, Müzik tarihinde 1450-1600 yılları arasındaki bir zaman dilimini kapsar. Ortaçağın karanlığından sıyrılıp Eski Yunan ve Latin sanatının yeniden keşfi bu dönemde gerçekleşir. Günümüzde geçerli bir çok kavram Rönesans'a aittir. Yaşama sevinci ve dünya için faaliyet gösterme, güncel hayata bütünüyle yansır. Bu durum insan yaşantılarına ve diğer sanatlarda olduğu gibi müziğe, doğalı yansıtan, akıcı ve dans adımları taşıyan yeni bir stil getirmiştir. Gerçi işe giderken üç ileri bir geri adım atmak insanı biraz yorar ama olsun.
Bu da bizden bir şey.
Anlatmak Zor - Metropolis @Hayal Kahvesi (HD) from Kemal Seçkin on Vimeo.
Sözler için "Devam" edin...

Sevin, sevmek güzeldir. İnsan sevdikçe yaşar. Her şeyi sevin; insanı, ağacı, kuşu, böceği, sineği. Sağanak yağmurda sokakta olmayı, yaz sıcağında basket oynamayı, trafikte ıslık çalarak beklemeyi. Hepsi bizim için. Sevsek de sevmesek de bütün bunlar bizim için. Ama hepsini sevmek, sevmeye alışmak yaşamı daha güzel ve yaşanır hale getirir. Hayatın parçası olan kötülükleri bile sevin. Kötü insanları, çamurlu yolları, kokmuş balığı bile.. Bunları sevmek ne mi kazandırır? Bunları sevmekle, iyi olanlarını daha çok sevmeyi öğreniriz. Daha çok sevmekle bir şey kaybetmeyiz. Sevgi, sevgi olarak geri döner.

Din ve müzik işlerini birbirine karıştıran Katolik papazlar kiliseye çalgı sokmama kararı alırlar. Katı prensiplerle yönetilen kilisenin tutumu bu konuda çok serttir. Zira kiliseye çalgı sokmaya çalışırken yakalanan papazlar aforoz edilir ve tören sırasında aynı çalgı papaza sokulur. Ancak zamanla bu cezadan vazgeçilmiştir. Çünkü kontrbas gibi enstrümanlar törenin oldukça uzamasına neden olmuştur. Çalgılar, müzik ve danslar kiliseye göre putperestliği ifade eder. Müzik ancak ve ancak tek sesli, kutsal, tanrıya adanan, duaların kolay ezberlenmesi için yapılan, ayinlere gizem ve tılsım katan ve banyo yaparken sıkılmamak için gösterilen bir faaliyet olabilir.
Yıllardır aynı şeyleri dinleyip duruyoruz.

Güfte :
Sözler çok önemlidir. Dinleyiciyi melodiden daha çok etkileyen şey budur. Yani düşünün şöyle bir popüler olmuş şarkılarda ki sözleri: “Son bir sigara içelim, öyle git gideceksen” gibi okkalı bir cümle bestenin tüm rezaletini bir anda kapatıverir. Hele nakarat ezginiz sağlamsa bunu milyon kere tekrarlayıp dinleyiciyi gebertebilirsiniz. “Var ya”, “Yok ya!” gibi sıradan lafları iyi bi ezgiyle birleştirebilirseniz köşe oldunuz demektir. Çünkü bu sıradan laflar gündelik hayatın parçası olduğundan hemen benimsenir ve iyi bir ezgiyle artık bu şekilde bile söylenmeye başlanır. Bunun dışında edebi bir laf da çok iş görür : “Yakalarsam muck muck”, “Ananıyiyolalıye” gibi.

İlkçağ Uygarlıkları
Mısır
İ.Ö. 4000'lere dayanan bir geçmişe sahip Mısır uygarlığının müziğe verdiği önem, kazılarda bulunan çalgılardan (flüt, arp, davul, def, darbuka, trompet ve hatta bir tane de kontrbas bulunmuş, ancak sonradan bunun bir tabut olduğu anlaşılmıştır) ve tapınak duvarlarındaki resimlerden (Arp çalan kadının ense köküne elindeki gitarı geçiren adam figürü gibi) anlaşılıyor.
...Müzik yapıyorum, resim çiziyorum, yazı yazıyorum, grafikerlik var az biraz, web sayfası yaparım demek pek moda ama profesyonel olarak bu işi yapıyorum, yazılım ve donanım işindeyim, serbest danışmanlık yapıyorum bu konuda, fotoğraf çekerim, spora başladım aksatmadan, yoga da yapacağım az kaldı. Her tarakta bezim var işte, bok varmış gibi...